Güneşin Renkleriyle Lizbon

1024 1024 Armağan Portakal

Güneş, bu şehre iltimas mı geçiyor? Sokakları, evlerin duvarları, gökyüzü, ağaçlar, nehir… Güneşin renk paletiyle boyanmış tuval gibi. Hayran oldum!

Hem yılbaşını geçirmek, hem de kafa dinlemek istemiştik. Gittiğimiz üç gün hava harikaydı. Bulutsuz, rüzgarsızdı. Aralıkta terlemek müthiş değil mi? Tejo nehri kıyısında havai fişek gösterilerini izleyerek , sokakta yeni yıla girmeyi planlasak da, uykuya direnemeyen bir aileyiz. Sokakları erken terk ederek otele gitmiştik. 2019 ile sabahında tanıştık.

Ana hatlarıyla plan yaptık, günleri iyi değerlendirmek için. Gerisini ayaklarımıza yani akışa bıraktık. Aktık. Çok yazarak yormak istemiyorum bu kenti. Bol resim ve video paylaşacağım. Az kelimeyle.

Hayran olduğum güzel kent Lizbon’u güneşin kenti olarak ilan ediyor, onu korumayı başarmış insanlarını da alkışlıyorum.

Sarı tramvay

Şehrin ikonlarından. Binmeli misiniz, siz karar verin. Biz binmedik. Turistik olduğundan çok kalabalıktı. Fakat, her geçişinde heyecanla izledik. Sarı rengi sokaklara nasıl da yakışıyor!

Tuk Tuk servis

Yedi tepeli bir şehirmiş. O nedenle yokuşlar, merdivenlerle dolu. Alışık değilseniz iflahınız kesilebilir. Bazı yerlerde sokak asansörleri de var. Araba her yere çıkamaz. Sokaklar dar. Arabaya gerek de yok. Tramvay hatları yaygın. Bir de gerek elektrikli, gerek mazotlu ufak arabalar var. Taksi gibi. Turistik ama olsun keyifli. Fiyatları makul olan Uber sistemine göre pahalı hatta epey pahalı ama bir kere binmeye değer bence. Biz de öyle yaptık. Merkezden LX Factory bölgesine Tuk Tuk ile gittik. 

Sokak sanatları

Nehir kıyısında dizilmişler. Taşlar, kumlar malzeme olmuş, ne eserler üretiyorlar. Kimi taşları üst üste dizerek insanlar yapıyor, kimi kumdan hayvan sürüsü oluşturuyor. Öyle ufak şeyler değil. Her biri kocaman. Çalışması saatler günler alan işler bunlar. Ve kuvvetli bir dalgada yok olmaya mahkum, suya atılan imzalar.

 

Bit pazarı (Feira Da Ladra)

Campo de Santa Clara üzerinde. Bizim için en güzel yanı otelimizin tam önündeki meydanda kurulması ve diğer güzel yanı ise açık olduğu cumartesi orada bulunmamız. Antikalar, vintagelar, nostaljiler… Her salı ve cumartesi kuruluyor.
Açıklamasını internetten buldum aynen aktarıyorum izninizle:
Lizbon bit pazarına sık sık “Hırsızlar Piyasası” (Portekizce, “ladra” bir kadın hırsızıdır) anlamına geldiği düşünülen “Feira da Ladra” deniyor, ancak aslında antikalarda bulunan bir böcek veya pire olan “ladro” dan türemiş. Bu tür bir pazarın 12. Yüzyıldan beri Lizbon’da yer aldığı düşünülmekte ve “Feira da Ladra” adı ilk olarak 17. Yüzyılda belirtilmiş. 


LX Factory

Böyle bir akım var. Eski fabrika binaları, bölgeleri sanat ve kültür merkezlerine dönüşüyor. Değişik şehirlerde buna denk geldim. Fazlasıyla hoşuma gidiyor. Sanayinin ruhsuz binalarına sanat ve kültürün süzülerek ruh vermesi müthiş oluyor. LX Factory de böyle bir yer. Mutlaka gidin.

Nehirde tekne turu

Önce körfez sanmıştım. Öyle büyük bir su, deniz gibi. Oysa İspanya’da doğan Tejo nehrinin denize döküldüğü yer burası. Üzerinde uzun bir köprü var. Ticari gemiler dolaşıyor. Yani görüntüye aldanmayın ve kıyı boyunca yer alan bir kaç duraktan bilet alın ve tekne turuna çıkın. Praça do Comércio meydanı, Belem bölgesi, Portekizli kaşif Vasco da Gama anıtı, kırmızı köprü, nehrin karşı kıyısında 110 m yüksekliğindeki Cristo Rei İsa heykeli, Alcântara bölgesini keyifle izleyin. Aralıkta ilkbahar havası vardı, şanslıydık ve tekne turu kaçınılmaz oldu.

Time Out Lizbon

Çiçekçiler, koleksiyonerler ve gıda reyonları. Daha doğrusu restoranlar. Geniş bir kapalı alanın her iki yanı restoran mutfakları, ortada masalar. Yemeğinizi istediğiniz yerden satın alıp, istediğiniz yerde oturup yiyebilirsiniz. Kalabalık ama bezgin eden bir durum yok. Kuyruk değil makul sıralar oluşuyor. Hafta sonu bile olsa. Oturmak için yer bulmak imkansız değil. Özetle kontrolsuz kalabalık, lezzetsiz sıradanlık yok. Praça do Comércio’yu arkanıza alın ve sağa doğru sahil kenarından yürüyün. Tren istasyonu arkasında göreceksiniz. 

Fado müzesi

Portekiz’in geleneksel müziği. İnsanın içine işliyor. En iyi Fado müziğini Alfama bölgesinde dinleyebilirsiniz. Zaten doğduğu yer. Özellikle Bairro Alto bölgesi çok popüler ve gece hayatına yönelik bir bölge. Orada iyi Fado dinlemeniz için bilen birinden iyi tavsiye almış olmalısınız. Ki biz öyle yaptık ve Mascote da Atalaia‘yı bulduk. Daha çok yerli halkın tercihi olan bu mekan, ufacık. Rezervasyon şart.

Alfama bölgesinde Fado müzesini ziyaret edin. Duvarlarında “Fado, görülebilen ve duyulabilen bir şiirdir.” yazıyor. Portekiz gitarını, sanatçıların ses kayıtlarından etkili Fado şarkıları dinleyin. 

Eskiden Fado söyleyenlerin bedenlerinde genellikle kırmızı renkte dövmeler olurmuş. Deniz ve gemici figürleri, kalpler, hayvanlar, çiçekler gibi. Dili bilmesek de hisleri ortak olarak harekete geçiren bir etkisi var. Fado söylenirken restoranda sipariş almıyorlar o an, servis yapmıyorlar. Çıt çıkmıyor. Sefere çıkan erkekler, kederli aileler bu şarkılarda harmanlanıyor. 

 

Çini müzesini çok merak ettim. Çünkü, Lizbon çinileriyle ünlü bir yer. Hala binalarında görmek mümkün. Niye, çünkü binalar korunmuş. Çini müzesi de tarihi bir binada. Gezemedik, kapalı gününe denk gelmiştik. Çok üzüldüm. Giderseniz benim için aheste dolaşın lütfen.

Yeme – içme önerileri

Lizbon’da tevazu var. Olan yetiyor. Bize göre az olan, onlara yetiyor gibi görünüyor. Bazı mekanların instagram sayfası bile yok. Olanın takipçi sayısı onlar basamağında. Ama masalar dolu! Mesela The Cork Screw. Alfama bölgesindeki ufacık mekanda Fado yok, jazz var. Şarap ve meze servis ediyor. Lezzetli. Porta De Alfama ise Fado’yu layıkıyla dinleyebileceğiniz restoran. Solist söylerken servis yapılmayan bir yer. Yemekler orta ölçekli. Tek bir kadın servis, sipariş, ödeme işlerini vızır vızır hallediyor. Müşterileri tek potada toplayabilecek duygu birliği yaratabiliyor. Hep birlikte alkışlıyor, aynı kelimelerle seslenmemizi başarıyor.

Ayaklarınıza bırakın bazen rotayı. Güneş acayip güzel renklerle veda edip gökyüzünü renklere boyarken, merdivenlerin sonunda temiz, ufak Sao Jorge cafeye oturun. Hayat yavaşlasın. Oh be!

Yılbaşı akşamı 5 Oceanos‘ta yemek yedik. Yılbaşı menüsü ve programı yapmayan, dolayısıyla fiyatları her zamanki gibi olan çok güzel bir yer. Deniz ürünleri var bolca. Tertemiz masalar, servis, işi bilen garsonlar ve kaliteli hizmet.

Bu arada meşhur tatlıları ‘Nata’yı ben sevmedim. Yumurta kokulu ve ağır geldi. Fatih, çok beğendi. Ama versinler bana çikolata bak nasıl beğeniyorum 🙂

 

Casa dell’Arte Club House

Şehrin tam kalbinde, tarihi ve çinili bir bina. Muazzam bir restorasyon. Tertip, temizlik. Sanat galerisi gibi. Bodrum’daki otelleri de öyle. Sahipleri Türk. Şimdilik 3 odası var. Yine gitsem, yine orada yer ayırtırım. Ortak salondaki büyük çerçevede Nuri Bilge Ceylan’a ait bir fotoğraf, önündeki obje ise Miguel A. Rodrigues’e ait. Böyle bir otel işte.

Bu geziden de etkilendim. Beni etkileyen şey ise ‘az’ın verdiği ‘çok’ hissi. Telaşsızlık. Güneşin efsanevi renklerinin şehir üzerinde dalgalanması. Çok sevdim. Huzur buldum.

Sevgiyle,

Armağan

Aralık 2018

Videolarımız:

Leave a Reply

Your email address will not be published.