DABLİN (DUBLİN)

700 467 Armağan Portakal

İrlanda’da Dublin,, Kilkenny, Wicklow Dağı’nda gözüme takılanlar…

Bölüm 1:

35 günlük gezimin sonuna geldim. Şu anda Dublin havaalanında Türk Havayolları’nın TK1976 uçağını bekliyorum. Bir saatim var ve yazarak değerlendiriyorum.

Dublin, yaşanası bir yer. Neredeyse her gün yağmurlu olması rahatsız etmedi. Çamur yok, çukur yok, is-pis yok, doğanın yağmuru, incecik rahatsız etmeden yapıyor. Şemsiyesiz dolaştığım çok oldu.

New York’tan çıktığım yolculukta Dublin’e indiğimde sabah 05.30 idi. İnternetten bulduğum otele (Maple Hotel) gidip bir an önce uyku hayali kuruyordum. Ana caddeye yakın, güzel bir mevkideydi ve internette resimler çok iyiydi. Oysa taksiden indiğim anda daha otele yürürken içime sinmediğini farkettim. İçeri girdim, ufak bir lobi, kirlenmiş kırmızı bir kanepe, resepsiyon olarak ufak bir bölüm, sigara kokan ortam ve resepsiyonun arkasında bir adam (Hakkını yememeliyim iyiydi ve çok yardımcı oldu), ütü masası falan. Benim odam zemin katta ayarlanmış ama erken geldiğimden henüz boşalmamış olduğu için üçüncü katta başka bir odayı önerdi. Asansörü gözlerim aradı, yoktu. Birinci kata eşyalarımı çıkardım, her şeye rağmen denemekte fayda var diye düşündüm ayrıca sabahın o kör vaktinde, hiç bilmediğim bir yerde ne gibi seçeneklerim olacağını bilmiyordum. Fakat çok hızlı ve net kararımı verdim, birinci kattan geri döndüm. Lobiye indim, bilgisayarımı açtım, rezervasyon yaptığım internet sitesine girip iptal ettim. Tabi geç kalmış iptalin bedelini ödeyerek.

Valizlerim, bilgisayar çantam, kameramın olduğu sırt çantam ile yağmurda O’Connell Caddesine gittim. O saatte açık ve free interneti olan McDonald’s bana vaha gibi göründü ve kahvaltı ederken yeni aramalara başladım, iki tane belirledim ama işlem yapmadım. Yakın yerdeki otelleri dolaştım, pahalı geldi. Tourism Information ofisi açılınca gittim, çok tatlı bir hanımın yardımlarıyla yeni bulduğum otellerin iyi olduğunu da anlamış oldum. Sonrası tekrar McDonald’s oturmaca, internete bağlanmaca, Expedia’dan The Gibson Hotel rezervasyonunu yapmaca.

Otele gittiğimde resimlerinden daha güzel, yeni, minimal, tertemiz olduğunu görmek ayrıca mutluluk kattı. Hemen uyumuşum 3-4 saat.  Uyanır uyanmaz şehir turuna çıktım. Otelin yeri The Point durağında yani tren son durağı. Ayrıca, havaalanına giden otobüs duraklarının (The O2 durağı, 747 yeşil otobüs) yanında. Çok kolay bir şehir. Tren var ama duraklar o kadar yakın ki yürünebilir. O’Connell caddesini kesen Abbey Street’i sabahki dolaşmalarımdan hatırlayarak indim. Doğru yapmışım. Şehrin merkezlerinden biri. O’Connell köprüsünü yürüyerek nehri geçtim, güneye indim. İçgüdülerimle hareket ediyorum çoğunlukla. Galiba insan trafiğini izliyorum. Adımlarım beni sonunda Temple Bar bölgesine götürdü. Nehrin alt bölgesinde kalan bu bölge bana biraz Beyoğlu’nu ve Cihangir’i anımsattı. Capcanlı sokaklarında dolaşsanız ve ufacık meydandaki birkaç basamaklı merdivenlere otursanız, etrafı izleseniz, sokakta canlı performans yapan bir genç grubun müziğini dinleseniz bile yeterli. Fotoğraf çekiyorsanız, zengin kadrajlar yakalamanız mümkün.

Araya bir not düşeyim ki İrlandalı’ların gözleri kadar güzel göz görmedim. Yani o nasıl bir renk anlamadım. Yeşil değil, mavi değil, lacivert değil. Çok güzel.

Dublin, Viking’lerin gelip yerleştiği bir yer ve sergisi var. Gidenlere tavsiye ederim. Temple Bar bölgesini geçince Viking Bölgesine geliyorsunuz. Kaldırımlarda, Danimarka ve Norveç’ten gelerek buraya yerleşen Viking’lerin kullandığı temsili aletler, oklar falan gömülmüş, belirli aralıklarla görüyorsunuz.

Şehir turlarına katılın mutlaka. Günlük Dublin turu ve şehir dışı turlarını ben kullandım. Wicklow Dağı’nı ziyaret etmelisiniz. Buralar Brave Heart gibi filmlerin platolarıymış. İnanılmaz güzel doğa ama en önemlisi insanlar doğayı çok sağlam korumuş, sahip çıkmış. Kilkenny’e gitmelisiniz. Kalesini, sokaklarını görmelisiniz. Çok spesifik değilse 20-30€ civarında bütçelerle gezilere katılmak mümkün.

Dublin’de Phoenix Park’a gitmezseniz, bisiklet kiralamazsanız olmaz. Bisikletle sadece ana caddede gidip gelmeyin. Yan yollara girin ve parkın hem ne kadar büyük, hem ne kadar güzel olduğunu görün, ağaçlardan yayılan mis kokuyu ciğerlerinize çekin ve yolunuza çıkan geyiklere selam verin. Vaktiniz varsa hayvanat bahçesini de öneririm. Trenden Heuston durağında inip köprüyü geçin ve sola doğru caddeden yukarı çıkınca 1662 yılında yapılmış Phoenix Park’ı göreceksiniz. Bisiklet kiralama, ana giriş kapısında. Saati 5€, iki saati 7€. Ben iki saat kiraladım ve yan yollarını da gezince ancak yettiğini söylemeliyim.

İrlanda dilini herkes biliyor, şehirdeki bütün işaretlerde, trendeki anonslarda iki dil de var. Kulağa çok hoş geliyor. Melodik ve etkili bir havası var, ben sevdim. Sözcüklerin acelesi yokmuş da ağız içinde yaylanarak ve salınarak konuşuluyormuş gibi geldi. Zaten şehir de öyle. Sakin, acelesi yok.

Dublin’de telaş yok. Bugün havaalanına gelmek için otobüse binerken bir de baktım benim eşyalarımı sırada bekleyenler içeriye getirivermişler. İnsanlar kuyruklarda birbirini ezmiyor. Öndeki çok yavaş bile olsa arkadan “Hoop, hadi kardeşim, sallanma!” diye bağıran olmuyor. Yavaşsa eğer bir nedeni olduğunu düşünüyorlar. Aynı durum New York’ta da vardı.

Dizlerim yorgunluktan birbirine dolaşana kadar yürüdüm, saatlerce. Hava müsaade ettiği müddetçe fotoğraf çekmeye çalıştım. Çünkü ışık yoksa fotoğraf da yok, en azından ben beceremiyorum.

Guinness bira fabrikasını dolaştım. Gittin bira fabrikasını mı buldun dolaşacak demeyin. 18.yy’dan beri faaliyetteki bu fabrikayı turistik bir turun içine almayı başarmalarına bile hayran oldum ben. Ayrıca, ülke ekonomisi içinde önemli yer tutan bir işletme olduğunu da belirtmekte yarar var. Gezinin sonunda birayı deniyorsunuz, çok koyu renkli ve ar-ge çalışmalarıyla geliştirdikleri bira bitse bile kremamsı dağılmayan köpüğü ile lezzetli.

İrlanda’da eğitim önemli bir ekonomik gelirmiş. Bunu oraya gitmeden önce bir arkadaşımdan da duymuştum hatta İrlanda’daki üniversitelerin buraya kıyasla ucuz olduğundan bahsetmişti. Eğitim kalitesinin de gayet iyi olduğunu eklemişti. Ayrıca, 16.yy’da kurulmuş Trinity College Dublin binası çok güzel, vaktim kalmadı içini dolaşmadım.

Sokaklarda çamur yok, bebek arabalarıyla insanlar çok kolay trenlere iniyor biniyor, kaldırımlarda rahatça hareket ediyor. Çünkü, burada da her şey insanlar için. İstanbul’daki kaldırımlar aklıma geldi. Masa sandalyeden yürüyecek yer kalsa bile kalan yerde bol bol çukur, oynak kaldırım taşları, su birikintileri, bolca çamur var. Bize hizmet için gelenlerin, bize en iyi şekilde hizmet etmelerini beklemeliyiz.

Tren için ben haftalık limitsiz kart aldım. İşimi fazlasıyla gördü. Bu biletleri duraklardaki otomatlardan kendiniz seçerek alabilirsiniz. Otobüs için olanından da aldım ama ziyan oldu çünkü kullanmadım.

Şehrin ortasından Liffey nehri geçiyor, üzerinde çok sayıda köprü var. Tarihi köprülerin arasında arp şeklinde Samuel Beckett köprüsü naif duruyor.

Altı gün kaldığım Dublin’de, üç gece aynı yerde yemek yedim. Bir gün önünden geçerken içerden canlı müzik sesini duydum ve coşku da vardı. Merak ettim, içeri baktım. Maç günüydü çok kalabalıktı ama yer buldum. Tarihi bir binanın, büyük pencerelerinin bar masasına dönüştürüldüğünü hayal edin, hem içerdesiniz, hem de caddede gibi. Müzik çok güzeldi. Yerel parçalar kadar Hotel California gibi hit şarkıları da çaldı. Bir kızın buzlu içtiği birayı canım çok çekti, aynısından istedim. Ve bunu üç gün boyunca, aynı masaya oturarak yaptım. Çok keyifliydi. Gitmenizi öneririm Abbey Street ile O’Connell caddesi köşesinde, çok merkezi bir yerde The Grand Central Bar.

New York ve Dublin seyahatlerim bitti. Bir rüyadan gerçek hayata dönüyorum şimdi. Düşününce gerçek hayat herkesin kendi hayatı. Bu da rüya değil benim gerçeğim.

Bu geziler bende nasıl izler bıraktı, beni nasıl geliştirdi, geliştirdi mi zaman içinde anlayacağım. Çünkü, en çok bunu merak ederek çıktım yolculuğa. Yaşadıklarım, gördüklerim bana ne katacak diye düşünerek. Bir dostuma bunu söylediğimde bana “2+1=3 olmaz bu. Yaşadıkların ve tecrübelerin hayata bakışına, kararlarına, duruşuna yansır,” dedi. Doğru söylüyor, etkisini hemen beklemek anlamlı olmaz.

Dublin, sana veda ediyorum çünkü uçağım 30 dakika sonra kalkacak. Seni sevdim.

Bölüm 2:

Artık İstanbul’dayım. Dağarcığıma ilk süzülenler, bu şehirlerdeki düzen, sistem, eşitlik oldu. Şehirlerin, kolayca ve rahatça kullanılması. İnsanların da sahip çıkmaları, kırıp dökmemeleri. Çocuklarına birer yetişkin gibi davranmaları. Bence, bu nokta çok önemli. Çocuklara birer insan muamelesi yapmak yani onlara birer oyuncakmış gibi davranmamayı önemsiyorum. Yeri gelince “dur sen ufaksın” yeri gelince “kocaman adam oldun” ikileminde değiller. Arkalarından “düşersin, yapma, elleme…” gibi koşturan aileleri yok, aksine keşfederek büyüyorlar.

Gezdiğim her iki şehirde en çok da parklardan etkilendim. Parkların, etkinlikler dolu olmasından, insanlar tarafından yoğun şekilde kullanılmasından.

Gezimin ardından taze taze bunlar süzülürken beynimden, bir şey dikkatimi çekiyor. Konuştuğum kişilere İstanbul’da yaşadığımı söylemenin verdiği gururu sizlerle paylaşmalıyım. Çok bilinen, ziyaret edilmek istenen, merak duyulan bir dünya şehirde yaşıyorum ve yaşıyoruz. Bu şehri iyi yönetmek de, şehri iyi yaşamak da önemli. Ve bu şehre verilen önem kadar diğer kentlerimize de önem vermek, her birini yıldızlaştırmak. Bunu yapan ve yapacak olan yöneticilerin, bu yöneticileri seçecek olan bizlerin yolu açık olsun diyorum.

Sevgiyle,

Armağan Portakal

Not: İlginizi çekebilecek New York hakkındaki diğer yazılarımı  Martı Dergisi nde  okuyabilirsiniz.

07-07-2012

Leave a Reply

Your email address will not be published.