Güney İtalya’da Matera ve Mağara Evler

İtalya’nın topuğundaki gezintimizin son yazısı olsun Matera. Kapanışı bu etkileyici şehir ile yapmış olayım. Kapanış derken, umarım ilerde bu bölgeye yeniden giderim. Belki o vakit açılış yazısı olur…

Zamanımız oldukça kısaydı burada. Ben diyeyim 1 saat, siz ekleyin yarım saat daha. Şehre yukardan baktım önce. Kayalara mı oyulmuş desem, dağ mı delinmiş desem. Mağara evler. Her yer taş. Ot bitmemiş bir görüntüsü var. Fakat, öyle kendine has, öyle etkileyici, öyle vakur.

 

Dipten sıçrayış

Çok değil 1950’lere kadar katır ve domuzlarla birlikte bir yaşam. Dokuz, on kişilik hane nüfusu. Açlık, fakirlik ve hastalık. Yatacak yer az. Yemek yiyecek yer öyle. Havasız, ışıksız zor koşullar. Bunlara mağara evler diyebiliriz. Yakın zamana kadar da kullanılmış. Salgın hastalıklar insanları telef edince terkedilmiş. Biraz da ülkenin onur davası olmuş. Şehir boşalmış. Yarım asır kadar önce tekrar dönüş başlamış. Evler elden geçmiş. Turizm kıpırdanmaya başlamış, meraklı ziyaretçiler çoğalmış. Derken 1993 yılında Akdeniz bölgesinde kayalık bir yerleşimin “en seçkin, el değmemiş örneği” olduğu için, UNESCO Dünya Mirası olarak tescillenmiş. Ayrıca, 2019 yılı “Avrupa Kültür Başkenti” olması planlanmış.

Güneşin alnında onca merdiveni inip çıkarken, nefes nefese ter içinde kalıyorsunuz ama değer. Oldum olası taşları, kayaları severim. İlk gittiğim deniz ya da nehirden hatıra taş toplarım. Evde böyle üç saksı/vazom var, içi dünyanın taşı dolu. Bu yüzden doğal tarih müzelerini çok severim. İnsan kendini törpülüyor. Bazen milyonlarca yıllık taşlar öylece bakıyor size. O hep vardı. Bizi gördü, bizden sonrakileri görecek. (Eğer benim gibi seviyorsanız, Viyana’daki Doğal Tarih Müzesi’ni ziyaret edin diye ısrar ederim.)

Kapısında “Hoş bir yer” anlamında Latince Locus Amoenus yazan otel gibi butik tesisler çoğalmış. Ufak işletmeler, nitelikli hizmet gibisi yoktur. Biz bu otelde kalmadık elbette fikir beyan edemem ama bazen bakınca anlarsınız. Hizmet kalitesi ufak detaylardadır. Saksıda kuru yaprak ya da izmarit olmamasında, köşelerde örümcek ağı görülmemesinde, pervazların tozsuz oluşunda diye sayabilirim.

Şimdi size bir film söyleyeceğim, izleyenler hemen hatırlayacak. Mel Gibson, “Passion” (İsa Mesih: Tutku) filmini 2004 yılında burada çekmiş. Şehrin duyulmasına katkısı sağlamış. Bu güzel rüzgarlarla yelken şişirilmiş, şehir doğru rotayı izlemiş, havaya girmemiş, ne oldum delisi olmamış.

Yapacak çok şey var!

Ufak gibi görünse de gezilecek, gidilecek çok şey var. En az 1 gün ayırmak lazım. Müzeleri, kiliseleri falan dolaşmak, eskiyi canlandıran evlerde, mekanların içinde o ambiyansa bulanmak için.

Kentin en büyük festivali, Festa della Bruna her yıl olduğu gibi 2 Temmuz tarihinde başlıyormuş. Kostümler, gösteriler, geçitler, havai fişeklerle unutulmaz olur herhalde. Taş bir kentin içinde renkli bir festival hayal ediyorum. Muazzam!

Biz Bari’den araçla geldik. İstanbul’dan Bari’ye THY direkt uçuyor. (En azından yazdığım şu ana kadar öyle)

Gezmek güzel şey, hep söylerim bilirsiniz. Ayrıca ben nokta atışlı yazılar yazmam. Şehri keşfetmek güzeldir. Duygularımı yazarım bolca. Benim yazılarımı okuyunca, ilham alırsınız. Sonra araştırmaya başlarsınız. Diyeceğim odur ki hazır lop bilgi yoktur. Dürtü vardır. Hadi kalk git diye…

Güney İtalya gezimiz süperdi. Tekrar gitmek, uzun kalmak, duvarları seyretmek, sessizliği dinlemek isterim. Yeniden ve yeniden.

Sevgiyle ve saygıyla kalın…

Armağan

Nisan 2018

 

 

 

 

 

Share:

Bir cevap yazın